« Önceki |

22/1/2009

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİ

Tolunoğulları (868 - 905)
Abbasilerin merkezi otoritesinin zayıflaması üze­rine, Tulunoğlu Ahmet Bey kendi Devleti’ni kurdu
Mısır 'da kurulan ilk Türk-İslam devletidir
Tarım, bayındırlık, ticaret ve mimari alanda önemli çalışmalar gerçekleştirildi Bu çalışmalarla Mısır'daki sosyal yaşayışı ve ekonomik yaşayışı ileri sevi­yeye ulaştı Abbasilerin saldırısıyla Tulunoğlu devleti yıkılmıştır
İç karışıklıklar sonucu, Abbasiler son vermiştir
Abbasilerin Mısır'daki Türk kökenli valilerinden Mehmet Bey tarafından kuruldu Bu devlet Türklerin Mı­sır'da kurduğu ikinci devlettir
Mısır 'da kurulan ikinci Türk-İslam devletidir
Devletin egemenlik alanı Hicaz'ı ve Suriye'yi de kapsamıştır Bu sırada Tunus'ta kurulan Fatimiler İhşitleri yıkarak, Abbasi devletine son vermeyi amaç­ladı­lar
Fa­timilerin güçlü saldırıları sonucu yıkıldılar
Not: Tolunoğulları ve Ihşıdîler’in yönetici ve orduları Türk, halkı ise Araplardan oluşmaktaydı Bu nedenle uzun ömürlü olamamışlardır
Yorum: Bir bölgede etkin ve uzun ömürlü olabilmek için sadece yönetim ve askeri güç yeterli olamamaktadır Halkın desteği alınmalıdır
Karahanlılar (840–1212)
Karluk Yagma Çiğil adlı Türk toplulukları tarafın­dan kurul­muştur
Bilinen ilk hükümdar Bilge Kül Kadir Han'dır
Başkentleri, Balasagun’dur
Satuk Buğra Han (Abdülkerim) zamanında devleti oluşturan topluluklar arasında, İslamiyet benimsenmeye başlamış­tır Talas Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bu durum ne­de­niyle, Karahanlılar ilk müslüman Türk devleti sayılmıştır
Samanoğulları devletine son vererek Maveraünnehir bölgesine sahip oldular
Devleti oluşturan boylar iç işlerinde serbest oldu­ğundan, devlet konfederatif bir özellik göstermiştir
Gaznelilerle komşu olunca, onlarla mücadele etmeye başladılar
En parlak dönemlerini Yusuf Kadır Han zamanında yaşamışlardır
Yusuf Kadır Han'ın ölümünden sonra, taht kavgaları ve Gaznelilerle mücadele devleti yıpratmış, doğu ve batı olarak ikiye ayrılmışlardır Doğunun merkezi Kaşgar, batının merkezi Semerkant olmuştur
Doğu Karahanlılara, Karahıtaylar; Batı Karahanlılara Harzemşahlar son vermiştir
Arapça ile karşılaşmalara rağmen, resmi dil ola­rak Türkçeyi kullanmışlardır Bundan sonraki Türk dev­let­leri Arapça ve Farsçayı resmi dil yapmışlardır
Bu ne­denle Karahanlılar, resmi dili Türkçe olan ilk Türk devleti sa­yılmıştır
Uygur alfabesi ile yazışmışlardır
Türk edebiyat tarihinin iki önemli eseri olan Di­van-ı Lügati’t Türk ve Kutadgu Bilig bu devlet za­manında yazılmıştır
Gazneliler (963–1180)
Samanoğulları Devleti’nin Gazne şehri valisi Alp­ Tekin tarafından kurulmuştur
Hükümdar Sebük Tekin zamanında Samanoğul­la­rından ayrılıp tamamen bağımsız olmuşlardır
En parlak dönemlerini Sultan Mahmut zamanında yaşadılar Sultan unvanını ilk kullanan hükümdar olan Gazneli Mahmut, Hindistan'a 17 sefer yapmış, kuzey bölümlerine İslamiyet'in girmesini sağlamıştır
Selçuklularla yaptıkları Nesa (1035), Serahs (1038), Dandanakan (1040) savaşlarını kaybettiler
Dandanakan Savaşı’ndan sonra Selçuklu egmenliğine girdiler
İdari ve askeri güç Türklerdi Türkler nüfus olarak azınlıkta idi Nüfus olarak Afganlılar ve İranlılar çoğun­lukta idi
Devletin resmi dili Arapça ve Farsçaydı
Gazne ordusunda merkezi gücü oluşturan Gu­lâmlar denilen askerler devşirme usulüyle yetiştiril­miştir Bunlar devletten maaş alırlardı
Sanatta İran ve Hint tesirlerinin altında kalmışlar­dır
Büyük Selçuklu Devleti yıkılınca Afganlılar (Gurlar) isyan ederek bu devlete son vermişlerdir
Büyük Selçuklular ve Onlara Bağlı Devletler
Oğuzlar
Oğuzlar, Türklerin en kalabalık ve tarihte en etkin rol oynayan koludur
Oğuzlara, Araplar Guz, Bizanslılar Uz, Ruslar Tork demişlerdir Oğuzlara Müslüman olduktan sonra " Türkmen " (Yörük) denilmiştir
Oğuzların Tarihte Kurdukları Devletler
Büyük Selçuklu Devleti
Anadolu Selçuklu Devleti
Harzemşahlar
Karakoyunlular
Akkoyunlular
Anadolu Beylikleri
Osmanlı Devleti
Türkiye Cumhuriyeti
Oğuz Boyları
24 Oğuz Boyu vardır
Büyük Selçuklu Devleti, Oğuz Türklerinin Üçok koluna mensup olan Kınık boyu tarafından kurulmuştur
Büyük Selçuklu Devleti (1038 – 1157)
Tarihteki Önemleri
Adını Selçuk Bey'den almış, devleti Tuğrul ve Çağrı Bey kurmuştur
İslamiyet'i dış saldırılara karşı korumuşlar, İslam ülkelerini bir yönetim altında birleştirmişlerdir
Anadolu'nun Türkleşme sürecini başlatmışlardır
Türk - İslam kültürünü sentezlemişlerdir (Birleştirmişler, harmanlamışlardır)
İslam uygarlığını geliştirmiş ve yaymışlardır
9 yyda doğuda Seyhun Irmağı, batıda Akdeniz ve Marmara, güneyde Mısır ve Basra Körfezi'ne kadar sınırlarını genişletmişlerdir
Devletin Kuruluşu
Devlete ismini veren Selçuk Bey, Oğuzların Üçok kolunun Kınık boyundandır
Aşağı Seyhun ile Hazar denizi arasındaki geniş bozkırlarda yaşayan oğuzlar' da ordu komutanı (Subaşı) olarak görevli olan Selçuk Bey, Oğuz Yabgu'su ile anlaşmazlığa düşmüş ve çevresiyle birlikte Seyhun Irmağının aşağı ve doğusunda bulunan " Cent " şehrine yerleşmiştir
Oğuzlar Devletine karşı, Samanoğulları'ndan yardım istemiş ve çevresiyle birlikte İslamiyet'i kabul etmiştir
Samanoğulları Devleti’nin Karahanlı ve Gaznelilerle mücadelesi sonucu yıkılmasıyla ve Selçuk Bey'in ölmesiyle dağılan Oğuz boylarını Arslan Bey toparladı ise de, Gazneli Sultan Mahmut oğuzların kendisi için tehlikeli olduğunu anlamış ve Arslan bey ve ileri gelenleri tutuklatmıştır
Selçuk Bey 'in torunlarından Tuğrul ve Çağrı Bey kardeşler, Selçukluları yeniden toparlamayı ve devleti kurmayı başarmışlardır
Tuğrul ve Çağrı Beyler Dönemi
Horasan bölgesi için, Gaznelilerle; Nesa (1035), Serahs (1038) ve Dandanakan (1040) savaşlarını yapmışlardır
Tuğrul Bey, Nişabur'u Gaznelilerden alarak, kendisine merkez yapmış ve bağımsızlığını ilan etmiştir (1038)
Dandanakan Savaşı (1040)
(Büyük Selçuklular X Gazneliler)
Nedeni: Gazneliler' in Selçuklu gücünü Horasan'dan atmak istemesi
Önemi: Selçuklular, bu savaştan sonra sürekli gelişme aşamasına girerken, Gazneliler zayıflama ve yıkılış sürecine girmişlerdir
İran, Irak, Azerbaycan ele geçirilmiştir
Merkez Nişabur'dan Rey şehrine taşınmıştır
Oğuzların Anadolu'ya akınları Çağrı Bey'in keşif seferiyle başlar (1016) Anadolu' ya yapılan seferlerin artması üzerine, Pasinler savaşı yapılır
Pasinler Savaşı (1048)
(Büyük Selçuklular X Bizans + Gürcü Kuvvetleri)
Nedeni:
Selçuklular' ın Anadolu'ya yönelik akınlarının artması
Bizans'ın, Türklerin Anadolu'ya girme girişimlerini durdurmak istemesi
Bizans'ın Anadolu otoritesini koruma isteği
Önemi: Türkler’in Anadolu'nun fethi için Bizans'la yaptıkları ilk büyük savaş ve kazandıkları ilk büyük zaferdir
Not: Anadolu'nun fethinde üç önemli savaş görülür;
Pasinler – Malazgirt – Miryokefalon
1048 – 1071 – 1176

Pasinler Savaşı, Bizans'ın Anadolu'daki otoritesini sarsmıştır
Doğunun ve Batının Sultanı
Abbasi Halifesinin, Şii Büveyhoğulları'nın baskısı üzerine Tuğrul Bey'den yardım istemesiyle, Tuğrul bey iki defa Bağdat seferi düzenlemiş, Büveyhoğullarına son vermiştir Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi tarafından doğu ve batının sultanı ilan edilmiştir
Önemi: İslam dünyasının koruyuculuğu ve liderliği Selçuklulara geçmiştir
Tuğrul Bey döneminde (1040 – 1063), sınırların Ceyhun'dan Fırat'a kadar genişlediği; devletin sağlam temeller üzerine oturtulduğu; Anadolu yönünde gelişmelerin başladığı görülmektedir
Alp Arslan Dönemi (1064 – 1072)
Azerbaycan, Kafkasya ve Türkistan seferlerine çıktı
Döneminde komutanları tarafından doğu Anadolu'ya seferler düzenlenmiştir
Fatımi devletine son vermek ve Mısır'ı fethetmek için, Mısır seferine çıkmışken Bizans İmparatorunun Doğu Anadolu'ya doğru sefere çıkması üzerine geri döndü
Malazgirt Savaşı (26 Ağustos 1071)
(Büyük Selçuklular X Bizans)
Sebepleri
Selçuklular'ın, kendilerine gelen göç dalgalarını yerleştirecek alan için Anadolu'ya yönelmeleri, Anadolu'yu yurt edinme isteği
Bizans'ın, Anadolu'dan Türkleri çıkarma isteği
Sonuçları
Anadolu kapıları Türklere açıldı Bu savaştan sonra Türkler Anadolu'ya göç etmeye başladılar
Anadolu Türk Tarihi başladı, Anadolu'da ilk Türk beylikleri kuruldu
Hristiyan Bizans'ın İslam dünyası üzerindeki baskısı sona erdi
Türklerin batıya ilerleyişleri üzerine Bizans'ın Papa'dan yardım isteği, Haçlı Seferlerine sebep olmuştur
Önemi
Türk milletine yeni bir yurt, yeni bir gelecek, yeni bir tarih hazırlayan önemli bir zaferdir
Melikşah Dönemi (1072 – 1092)
Büyük Selçukluların en geniş sınırlara ulaştığı, kültür ve uygarlık alanında en parlak düzeye ulaştığı dönemdir
Amcası Kavurd' un Sultanlığını tanımaması üzerine, mücadele etmiş ve onu öldürtmüştür
Karahanlı ve Gaznelilere egemenliğini kabul ettirdi
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Tutak ve Artuk beyleri, Anadolu'nun fethiyle görevlendirmiştir
Suriye, Filistin ve Arabistan'da fetihler yapmıştır
Sultan Melikşah bütün müslüman ülkeleri yönetimi altına alma politikası izlemiştir
Dönemin en önemli iç olayı "Batınilik" propagandasıdır Hasan Sabbah, Selçukluları içten parçalama ve yönetimi ele geçirmek için batınilik mezhebini yaygınlaştırmaya ve ileri gelen Türk yöneticilerini öldürtmeye başlamıştır
Nizamiye Medresesi bu dönemde önemli bir eğitim-öğretim kurumuna dönüşmüştür
Sultan Melikşah adına " Celali Takvimi " düzenlenmiştir
Devletin Dağılışı
Melikşah'ın ölümünden sonra oğulları arasında taht kavgaları çıkması (Berkiyaruk-Mehmet-Mahmut-Sencer), devleti yıpratmıştır
Son selçuklu sultanı Sencer’dir Sencer’in, Katvan Savaşı’nda (1141) Karahıtay'lara yenilmesi ile devletin dağılış dönemi hızlandı
Sultan Sencer'in ölmesiyle Selçuklu Devleti parçalandı (1157)
Selçukluların Parçalanma Nedenleri
Veraset anlayışı (Ülkenin, hanedanın ortak malı sayılması)
Yönetime küstürülen Oğuzların (Türkmenlerin) ayaklanmaları
Haçlı Seferleri (Dolaylı)
Doğudan gelen Moğol akınları
Batınilerin çalışmaları (Batınilik; Şii mezhebinin radikal siyasi hareketinin doğurduğu hareket)
Abbasi Halifelerinin egemenlik gücünü geri almak için yaptığı olumsuz çalışmalar
Atabeylerin, merkezi otoritenin zayıflamasıyla, bağımsızlık ilanları
Büyük Selçuklu Devletine Bağlı Devletler
Horasan Selçukluları
Irak Selçukluları (1119 – 1194)
Kirman Selçukluları (1048 – 1187)
Suriye Selçukluları (1069 – 1118)
Türkiye (Anadolu) Selçukluları (1075 – 1308)
Atabeylikler
Atabey: Selçuklu şehzadelerini eğitmekle görevlendirilen tecrübeli devlet adamlarına atabey denir
Atabeyler, merkezi otoritenin zayıflamasıyla bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan ettiler
1 Salgurlular (Fars Atabeyliği) (İran) (1148 – 1286)
2 İldenizliler (Azerbaycan Atabeyliği) (1146 – 1225)
3 Beğteginoğulları (Erbil Atabeyliği) (1144 – 1232)
4 Böriler (Şam Atabeyliği) (1128 – 1154)
5 Zengiler (Musul Atabeyliği) (1127 – 1259)
Harzemşahlar (1097–1231)
Harzem yöresi, Aral Gölü ile Hazar denizi ara­sında kalan yerdir Burada yaşayanlara Harzemşahlar denilmiştir
Harzemi yöneten Atsız adlı Türk beyi, Büyük Sel­çukluların zayıflamasından yararlanarak bağımsızlık ha­reketini başattı
Sultan Sencer’in Oğuzlara esir düşmesinden sonra Atsız bağımsızlığını ilan etti
Harzemliler zamanında İran'ı, Horasan'ı ve Afga­nistan'ı alarak Cengiz İmparatorluğuna sınır oldular
Harzemliler Cengiz Han'ın gönderdiği dostluk ker­vanını casuslukla suçlayarak imha edince, Moğol-Har­zem savaşları başladı Cengiz Han'ın başlattığı sa­vaş­larla Harzemliler yıkılış sürecine girdi
Moğol istilası sonucu Harzem yöneticiler bir kısım halkla birlikte Kafkasya'ya ve Doğu Anadolu'ya çekilmek zorunda kaldı Anadolu Selçuklu hükümdarı I Alaaddin Keykubat, Harzemlilere Moğollara karşı bir ittifak kurul­masını önerdi Harzemliler bunu reddede­rek Doğu Ana­dolu'yu almaya çalıştılar Bu durum Yassı Çemen Sa­vaşına neden oldu
Harzemliler, Yassı Çimen Savaşı’nda yenildi (1230) ve tarihten silindi
Eyyubiler (1174–1250)
Haçlı saldırısına uğrayan Fatimi Devleti’ne, yardım için gönderilen ordunun komutanı olan Selahattin Ey­yubî, Fatimi Devleti’ni yıkarak kendi Devleti’ni kurmuştur
Selahattin Eyyubî I Haçlı Seferi’nde kurulmuş olan Kudüs Haçlı Krallığı’nı, Hittin Savaşı’nda yendi ve bu devleti yıktı (1187) Bunun üzerine III Haçlı seferi yapıldı Selahattin Eyyubi III Haçlı seferinde Kudüsü ba­şarıyla savundu
Devletin egemenlik alanı Hicaz'ı ve Güneydoğu Anadolu'yu kapsamıştır
Selahattin Eyyubi’den sonra başarılı hükümdarlar iktidarda görülmedi
Devlet iç isyanlar ve haçlı saldırıla­rıyla zayıfladı
Memluklu adı verilen askerlerin isyanları sonucu Eyyubi devleti yıkılmıştır
Eyyubiler devlet ve askerlik alanında Büyük Selçuklu­ları ve Abbasileri örnek almışlardır
Memluklar (Kölemenler) (1250–1517)
Eyyubi ordusunda devşirme usulü ile yetiştirilen Memluklu adı verilen askerlerin komutanlarından Aybey, Eyyubi Devleti’ne son vererek Memluklu Devleti’ni kurdu
Aybey, Mısır'a yönelik olan VII Haçlı Ordusunu Mansura Savaşı’nda yenilgiye uğrattı
Sultan Kutuz zamanında, Arabistan'ı ve Akdeniz kıyılarını almayı amaçlayan Moğol ordularını (İlhanlıları) Suriye'de Ayncalut Savaşı’nda yenilgiye uğrattı (1260) Böylece Suriye, Mısır, Arabistan ve Akdeniz kıyıları Moğol isti­la­sından korundu Memluklular, Moğol istilasını durduran tek dev­let oldu
Sultan Baybas, Abbasilerin yıkılışıyla sona eren Abbasi halifeliğini yeniden kurdu Amaç, İslam dünyasının liderliğidir
Memlukluların egemenlik alanı Hicazı, Güneydoğu Ana­doluyu ve Çukurova'yı kapsamıştır
Fatih döneminde bozulan ilişkiler, II Bayezıt döneminde savaşlara dönüştü
Yavuz Sultan Selim Memlukluları Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) savaşlarında yenil­giye uğrattı ve yıktı
Hükümdarlık, hanedanlık anlayaşına göre sürdü­rülmüş-tür Buna rağmen çok yetenekli komutanlar da ik­tidara gelebilmiştir Bu durum çok sayıda hükümdar de­ğişimine neden olduğu gibi başarılı kişilerin de hükümdar olabilmesini sağlamıştır
Resmi dil Arapça idi Buna rağmen sarayda Türkçe kouşulurdu Bunun nedeni devlet teşkilatında Türklerin bulunmasıdır

19/6/2008

ufo haberi sahte çıktı

Meksika'da görüldüğü iddia edilen UFO'lara ait görüntüler sahte çıktı...

Sirius Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Haktan Akdoğan, Meksika'da görüldüğü iddia edilen UFO'ların, uluslararası uzay araştırmaları camiası için talihsizlik olduğunu belirtti.

Akdoğan, "Meksika'da belgesel ekibinin çektiği iddia edilen görüntüler gerçek değil, animasyon. Meksika'daki UFO araştırmaları merkezi de 'Böyle bir şey yok' dedi. Konunun ciddiyeti yok. Böyle görüntüler UFO araştırmalarının ciddiyetine zarar veriyor" dedi.

İddia neydi?

Belgesel çekmek için Meksika'da bir dağa çıkan film ekibi, bir anda ortaya çıkan onlarca UFO'yu kaydetti. Çekilenler en net UFO görüntüleri olarak kayıtlara geçti. Belgesel çekim ekibi, dağ manzarasını görüntülemek için kurdukları kamerayı kayda soktukları sırada bir anda bir UFO beliriverdi. Daha sonra bu UFO'yu onlarcası izledi. Kameraman kayıttan çıkmadan görüntülemeyi sürdürdü. Yaklaşık 40 saniye süren bu görüntüleme sonrası UFO'lar dönerek gökyüzünde hızla kayboldu.(Milliyet)


19/6/2008

ufolar adanada gösteri yaptı

UFO'LAR AUFO'LAR ADANA'DA GÖSTERİ YAPTI!
UFO'lar bu kez A
dana'daydı. Hem de 1 tane, 2 tane değil... Bakın kaç tane?

 

ADANA'da oturan 44 yaşındaki Metin Koz, kent semalarında UFO (Tanımlanamayan Uçan Cisim) çektiğini öne sürdü. Üstelik Adanalılar tam 8 tane UFO gördüklerini söylüyor.

Milliyet Gazetesi'nin haberine göre; Yenibaraj Mahallesi sakinleri, 8 Haziran'da saat 23.00 sıralarında havada seri hareketlerde dolaşan ışıklı cisim görünce heyecanlandı.

Yıldızdan parlak, çok seri hareket eden ve sürekli renk değiştiren cisim, emekli ilaç mümessili Metin Koz tarafından kamera ile görüntülendi.

Bu cismin ‘UFO' olduğunu öne süren Koz, “Avrupa kupası maçlarını izliyordum, komşularım telefonla arayıp, havada hareketli bir cismin dolaştığını söyledi. Uyarı üzerine kameramı alıp dama çıktım. Gerçekten de komşularımızın tarif ettiği yönde, çok seri şekilde hareket eden, ışık saçan bir cisim vardı. Bazen sabit duruyor, bazen de sağa- sola zikzaklar çiziyordu. Işığın rengi de turuncu, kırmızı, yeşil ve koyu sarı olarak sürekli değişiyordu” dedi.

HAVADA 8 UFO

Bugüne kadar uzaylı tartışmaları, UFO söylentilerini çok duyduğunu, ancak inanmadığını anlatan Koz, “Ben çekim yapmadan önce, 7 tane geçtiğini söylediler. Komşularımızın söylediğine göre benim çektiğim 8'incisinin görüntüsü oluyor. Bugüne kadar uzaylı ve UFO iddialarına da inanmıyordum ama, görüntüleri çektikten sonra uzaylıların varlığını kabul etmek zorunda kaldım” diye konuştu

8/6/2008

doğa olayları

                                                         KUANTUM MEKANİĞİ

Genel Bakış Ayla önder [değiştir]

İngilizce'de Quantum (Latince: 'quantus', "ne kadar") olarak kulanılan terim, kuramın belirli fiziksel nicelikler için kullandığı kesikli birimlere gönderme yapar. Nicem mekaniğinin temelleri 20.yy'ın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac, Wolfgang Pauli gibi bilim adamlarınca atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, anti madde, Planck sabiti, kara özdek, dalga kuramı, nicem alanları, olasılık teorisi, kaos teorisi gibi kavram ve kuramlar bu alanda geliştirilmiş ve kökleşik fiziğin olduğu kadar kökleşik düşünce ulamlarınin da sarsılmasına, değiştirilmesine etki etmiştir.

Tarih [değiştir]

Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü yılların sonlarına doğru, kara cisim ışıması (blackbody radiation), tayf çizgileri, fotoelelektrik etki gibi bir takım olayları açıklamada yetersiz kalmıştır. Açıklamaların yanlışlığı bilim adamlarının yetersizliğinden değil aksine klasik mekaniğin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Klasik mekanikteki sorunun ne olduğunu anlatmak aşırı teknik kaçacaktır, ancak en yalın halde klasik mekanik evreni bir "süreklilik" olarak modelliyordu. 1900 yılında Max Planck enerji'nin, 1905 yılında ise Albert Einstein ışığın paketçiklerden oluştugunu, yani süreklisizlik gösterdiğini, bir varsayim olarak kullanmak zorunda kaldilar,bazi deneyleri açıklamak için. Elbette bu iki darbe klasik mekaniği yıkmadı. Uzunca bir süre bilim adamları bu süreksizliği klasik mekanik kuramlarından türetmek için uğraştı. Yine aynı yıllarda atomun iç yapısı üzerine yapılan deneyler korkunç bir gerçeği gözler önüne serdi. Rutherford yaptığı deneyle atomun küçük bir çekirdeğe sahip olduğunu gösterdi. Bu dönemde elektronun varlığı biliniyordu. Bu durumda eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, çok kısa bir zaman diliminde elektronlar çekirdeğe düşeceklerdi. Bu elektromanyetik teori ye göre aciklanacak olursa, ivmelenen yükler ışıma yapar, dairesel haraket de ivmeli bir hareket olduğu için, elektron bu ışımayla enerji yayacak ve çekirdeğe düşüp sistem çökecekti. Geçiçi çözüm Niels Bohr tarafından geldi. Elektronlar belli kuantizasyon kurallarınca, belli yörüngelerde hareket ediyorlar, enerjileri belli bir değere ulaşmadıkça ışıma yapamıyorlar bu sayede sistem dengede durabiliyordu. Bu geçici çözüm küçük atomlarda işe yaradıysada daha büyük kütlelerde işe yaramıyordu. Bohr atom modeline, modeli deneylere uydurulmak için birçok yama yapıldı. Ne var ki Bohr'un "yamalı bohça"sı 1920'lere gelindiğinde artık iş görmüyordu, tayf çizgilerinin gözlenen yoğunluğunu yanlış veriyor, çok elektronlu atomlarda salınım ve emilim dalgaboylarını tahmin etmede başarısız oluyor, atomik sistemlerin zamana bağlı hareket denklemini vermedeki başarısızlığı gibi birkaç konuda daha gerçekleri gösteremiyordu. Kuantum mekaniğini Planck doğurduysa, bebekliğinin sonu da De Broglie ile gelmiştir.Louis De Broglie; birçok elçi, bakan ve Dük yetiştirmiş, aristokrat bir Fransız ailesinin çocuğuydu. Tarih eğitimi gördükten sonra fiziğe geçmiş ve 1923'te verdiği doktora tezinde, ışığın hem dalga hem de parçacık karakteri olmasından esinlenerek, aslında bütün madde çeşitlerinin aynı özelliği gösterebileceğini onerdi. Ortaya koyduğu fikir, Bohr'un "gizemli" yörüngelerini açıklamada başarılı oluyordu.

Işığın girişim, kırınım yaptığı, yani dalga özelliği gösterdiği, Thomas Young'in yaptığı çift yarık deneyi ile gösterilmişti. Ama tüm madde parçacıklarının, su dalgaları ile aynı matematiksel özellikleri göstereceği beklenmiyordu. Max Planck 1900 yılında karacisim ısınımı problemini (morotesi facia diye de anılır), çözmek için

 E= h nu ,

denklemini kullanmıştı. Bu denklem, foton kavramının başlangıcı oldu; çünkü v frekansındaki elektron salınımından oluşan ışığın, klasik mekanikle uyuşmayan bir şekilde sadece, h*v nun tamsayı katlarında enerji taşıyabileceğini göstermişti. h, günümüzde Plank Sabiti adıyla anılır. Fotonlar dalga özelliği gösterirse madde de gösterebilir analojisinin yanında önemli bir ipucu da Einstein'in birkaç yıl önce özel görelilik ispatında kullandığı Lorentz Dönüşümleri idi. Buna göre,serbest bir parçacık,fazı x,zamanı t olan bir dalga ile ifade edilirse, 2*pi*(k*x-nu*t) , ve bu faz Lorentz dönüşümlerinde sabit kalacaksa, k vektörü ve nu frekansı, x ve t gibi dönüşmelilerdi. Ya da diğer bir deyişle, p ve E gibi. Bunun mümkün olabilmesi için, k ve nu, p ve E ile aynı hız bağımlılığına sahip olmalılardı, bu yüzden de onlarla doğru orantılı olmalılardı. Fotonlar icin E=h*nu olduğundan, madde için de


 E = h nu  k=p/h  ve

varsayımlarını yapmak 'doğal' gözükmüştür.

Herhangi bir kapali yorungenin 1/|k| nin tam kati olmasi vassayimi ile, de Broglie, deneysel olarak gozlenen ve Sommerfield ve Bohr tarafindan "kuantize olma sartlari" olarak anilan sartlari matematiksel olarak kolayca turetti. Bu turetme gayet gizemli bir sekilde dogru sonuclar verince (Davisson ve Germer, 1927 yılında Bell Labaratuvarlarında gerçekleştirdikleri deneyle, elektronların da aynı ışık gibi girişim yaptığını ortaya koydular. Deney 1924'te de Brogli tarafından önerilmişti) insanlar deneysel olarak baska seyleri tahmin etmesini de beklediler. Elbette yanildilar cunku bu sartlar serbest isik parcalari icin yola cikan varsayimlarin, cekirdege bagli elektronlar icin uyarlanmasiydi ve cok ileri goturulmemesi gerekiyordu. Ama dogru cikis noktasi idi.

Enteresan bir sekilde 1925-1926 yillari arasinda Werner Heisenberg, Max Born, Wolfgang Pauli ve Pascual Jordan, matriks mekanigi ile kuantum mekaniginin formal tanimini yaptilar. ama formalizmlerinde dalga mekanigine yer vermediler. Benimsedikleri felsefe ise, tamamen pozitivist idi. Yani sedece deneysel olarak gozlenebilen degerleri gozonune alan bir yaklasim kullandilar.

1926 yilinda Edwin Schrodinger bir dizi denklemle dalga mekanigini yeniden canlandirdi. Sonunda kendi dalga mekaniginden Heisenberg'in matriks mekanigini de turetip iki formalizmin matematiksel olarak denk oldugunu da gosterdi. Son makalelerinden birinde Schrodinger, relativistik bir dalga denklemi de sunar.

Dirac'a gore ise tarih biraz daha farkli islemistir. Ona gore, Schrodiger once relativistik dalga denklemini gelistirdi, sonra bunu kullanarak hidrojenin spektrumunu hesapladi ve deneylere uymadigini gordu. Ancak bu denklemin, dusuk hizlarda gecerli olan versiyonu aslinda calisiyordu! Sonrada relativistik dalga denklemini yayinladiginda ise, bu Oskar Klein ve Walter Gordon tarafindan yayinlanmisti ve hala Klein-Gordon denklemi olarak anilir.

Bu noktadan sonra Dirac teoriye çeki düzen vermiş, özel görelilikle uyumlu hale getirmiş ve bazı deneylerin sonuçlarını teorik olarak üretmiştir,ornegin pozitron'un varliginin tahmini. 1930'lara gelindiğinde ergenlikten çıkmış bir teori halini almıştır kuantum teorisi. Daha sonra 1940'lar da Sin-Itiro Tomonaga, Julian Schwinger ve Richard P. Feynman, Kuantum elektrodinamiği konusunda önemli çalışmalara imza atmış, 1950'li ve 60'lı yıllar Kuantum renk dinamiğinin gelişimine tanık olmuşlardır.

Klasik Mekanik, Kuantum Mekaniği ve Kuantum Mekaniği'nin Matematiği [değiştir]

Klasik mekanik, nesnelerin konum ve momentumları bilgilerini kullanarak, çeşitli kuvvet alanları altında nasıl hareket etmeleri gerektiğini bulmaya çalışır. Kökleri çok eskiye dayansa da başlangıcının Newton'un Principia'sı olduğunu kabul etmek yanlış olmaz. Daha sonra Euler, Lagrange, Jacobi, Hamilton, Poisson, Maxwell, Boltzman (İstatiksel mekanik ve klasik elektromanyetik teoriyide klasik mekaniğe katıyorum) gibi birçok ad tarafıdan çok çeşitli bakış açıları geliştirilmiş ve birçok alanda başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Klasik mekaniğin tamamlanmasını Einstein'ın görelilik kuramları ile gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü yılların sonlarına doğru, siyah cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelelektrik etki gibi bir takım olayları açıklama da yetersiz kalmıştır. Açıklamaların yanlışlığı bilim adamlarının yetersizliğinden değil aksine klasik mekaniğin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Klasik mekanikteki sorunun ne olduğunu anlatmak aşırı teknik kaçacaktır, ancak en yalın halde klasik mekanik evreni sürekli olarak modelliyordu. Bu modelleme yanlıştı çünkü üç konum ve üç momentumla tanımlanan parçacıklar, sonsuz sayıda paramtreyle tanımlanmanan alanlarla bir aradaydılar. Eş dağılım("equipartition theorem") kuramınca sistemin enerjisinin denge durumunda sistem bileşenlerine eş biçimde dağılması gerekir. Alanlar sonsuz bileşene sahip olduğundan bütün enerji alanlara kalır. (Daha teknik daha doğru ifade, sistemin bütün özgürlük derecelerine eş olarak dağılır, alanlar sonsuz özgürülük derecesine sahip olduğu için bütün enerji alanlara akar.)

Kuantum kuramı ise olayı bambaşka bir şekilde ele alır. Parçacıklar artık doğrudan 3 konum ve 3 momentumla tanımlanmak yerine bir "dalga fonksiyonu" ile tanımlanırlar. Bu dalga fonksiyonu parçacığın bütün bilgisini içinde barındırır ve dalga fonksiyonuna uygun "sorular" sorularak gerekli bilgi alınır. Örneğin konum bilgisi için dalga fonksiyonuna "parçacık nerede?" sorusunu sorarsınız, o ise size parçacığın nerede soruyu sorduğunuz anda nerede olabileceğini söyler.Matematik altyapısı yetersiz olanlar denklemleri görmezden gelebilirler. Matematiksel olarak olayı şöyle tanımlayabiliriz;
Ψ(x,t) parçacığı tanımlayan dalga fonksiyonumuz olsun,
 <x>=int Psi^*(x,t)xPsi(x,t)dx
integrali bize x'in beklenen değerini verir. Yukarıda bahsettiğim soru sorma işlemi tam olarak böyle yapılır. Benzer şekilde momentumun beklenen değeri için;
 <p>=int Psi^*(x,t)frac{hbar}{i}frac{d}{dx}Psi(x,t)dx
şeklinde soruyu sorarız. Ψ * (x,t) dalga fonksiyonumuzun karmaşık eşleniğidir. Karmaşık eşlenik ve dalga fonksiyonu arasında kalan ifadeler gözlemlenebilirlerimizin, yani konum ve momentumun, konum uzayındaki operatörleridir. Operatörler sorunun ta kendisidir.

Konum ve momentum dışında daha birçok gözlemlenebilir ile işlem yapılabilir. Ancak konum ve momentum operatörleri kullanılarak diğer birçok operatörü elde etmek mümkündür. İşin ilginç yanı bu operatörle elde etmek için klasik formüller kullanılır. Örneğin kinetik enerji klasik mekanikte;
T=frac{p^2}{2m}
şeklinde tanımlanırken kuantum fiziğinde kinetik enerji operatörü yine aynı ifadeyle yazılır. Tek fark "p" artık bir sayı değil bir operatördür. Bu bize Ehrenfest teorimince sağlanır ve bütün operatörleri klasik yasaları kullanarak türetebiliriz. Bu noktada "Peki, dalga fonksiyonu da neyin nesi?" sorusunu duyar gibiyim. Dalga fonksiyonu bize Schrödinger denklemi tarafından verilen, bir bakıma parçacığın kimlik kartıdır.Bir boyutta Schrödinger denklemi;
ihbar  frac{d}{dt}Psi=-frac{hbar^2}{2m}frac{d^2}{dx^2}Psi+V(x,t)Psi
şeklinde yazılabilir. İfade bir bakıma enerji denklemidir ve bahsettiğim "kimlik" kartını sistemin enerjisine göre verir. (Burada kimlikten kastım parçacığın elektron mu yoksa nötron mu olduğu değil, momentumu, konumu, kinetik enerjisi gibi gözlemlenebilirleri.) Bu "masum" denklem çözüldüğünde parçacığımızın dalga fonksiyonunu elde etmiş oluruz. Sizi temin ederim en basit atom olan hidrojen atomunun zamandan bağımsız analitik olarak çözülmesi bile gerçekten büyük bir mesele, neyseki belli formalizmlerle, olayları yaklaşımlar yaparak çözmek mümkün oluyor.

Kuantum mekaniğinin temelinde bir olasılık teorisidir. Dalga fonksiyonu içinde sistemin bütün olası durumlarını barındırır. Siz soruyu sorduğunuzda size en olası cevabı verir, ancak soru sorma işlemi dalga fonksiyonunu "dağıtır" ve siz bir daha sorduğunuz zaman artık başka bir cevap alırsınız. Bunun yanı sıra kuantum mekaniği yapısı ötürü belirsizlikler barındırır. Bu belirsizlikler bir gözlemlenebiliri ne kadar iyi bilirseniz diğeri hakkında o kadar az şey bileceğinizi söyler. Örneğin konum ve momentum böyle bir çift oluşturur. birini ne kadar iyi bilirseniz diğeri hakkında o kadar az bilginiz olur. Bu Heisenberg belirsizlik ilkesi olarak bilinir. Konum ve momentum için Heisenberg belirsizlik ilkesi şöyle gösterilir;
sigma_xsigma_pgeqslant frac{hbar}{2}
Bu ifade de σx ve σp ile verilenler sırasıylayla konum ve momentumdaki belirsizliklerdir.

Yukarıda ele alıdığım kuantum mekaniği, öklidyen bir uzayda çalışılmış kuantum mekaniğidir, diğer bir deyişle göreceli değildir. Einstein'ın özel görelilik kuramına uyan bir kuantum mekaniği türetmek mümkündür. Hatta ilk bakışta kolay bir uğraştır. Kuantum fikrine ve özel göreliliğe biraz aşina olan biri bile çözüme kolayca ulaşır. Yukarıda değindiğim Schrödinger denklemini daha sade bir formda şöyle ele alabiliriz;
ihbar frac{partial}{partial t} Psi = HPsi
Burada H olarak verilen Hamiltonian operatörüdür. (Korkmayın, toplam enerji olarak düşünebilirsiniz.) Relativistik olmayan serbest parçacık (potansiyel enerji sıfır) için Hamiltonian;
H=frac{p^2}{2m}
olarak verilir. Relativisitk serbest parçacık içinse Hamiltonian;
 H=sqrt{m^2c^4+p^2c^2}
şeklinde yazılabilir. İfade pek yabancı değil, değil mi? Hayır, dalga geçmiyoum, olaya klasik mekanik açısından bakarsanız, parçacığın durduğunu kabul edelim, momentum sıfır olacak ve ünlü E = mc2 'yi elde etmiş olacaksınız. Şimdi relativistik Hamiltonianla Schrödinger denklemini yeniden yazalım;
 sqrt{(-ihbarmathbf{nabla})^2 c^2 + m^2 c^4} psi= i hbar frac{partial}{partial t}psi. Karesini alırsak


mathbf{nabla}^2psi-frac{1}{c^2}frac{partial^2}{partial t^2}psi
= frac{m^2c^2}{hbar^2}psi

elde ederiz. Bu denklem Klein-Gordon denklemi olarak bilinir. Ancak denklem bir takım teknik nedenden ötürü sorunludur. Daha geçerli relativistik çözüm Dirac tarafından keşfedilmiştir ve kendi adıyla anılan denklemle verilir.


Kuantum mekaniği tarihi gelişimi boyunca birçok sınavdan alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Olguları büyük bir doğrulukla açıklaması, yeni olgulara ışık tutması bir teoriden beklenen özelliklerdir ve kuantum mekaniği bu işi gerçekten oldukça iyi başarmıştır. Kuantum fikirleri üzerine gelişen kuantum elektrodinamiği (QED) ve kuantum renk dinamiği (QCD) bu güne kadarki hiç bir teorinin ulaşamdığı hassasiyetlerde sonuçlar vermişlerdir. Ne varki geçtiğimiz yüzyılın çok büyük iki teorik açılımı bir biriyle uyuşmamaktadır. Doğada bilinen 4 kuvvetten 3'ü, elektromanyetizma,zayıf ve güçlü kuvvetler,kuantum kuramlarıyla ele alınabilirken kütle çekimin henüz tutarlı bir kuantum kuramı bulunamamıştır. Her ne kadar sicim kuramları kuantum kütle çekime aday gibi görünsede çözülmesi gereken çok büyük sorunlar halen daha bulunmaktadır. Günümüzde yaygın kanı kuantum ve kütle çekimin üstünde, doğrusal olmayan daha genel bir kuramın yer aldığıdır.

Uygulama [değiştir]

Kuantum mekaniği her ne kadar çok küçüklerin dünyasını modelleyen bir kuram olsada uygulama alanları gerek dolaysız gerek dolaylı yollarla çok geniştir. Kuantum mekaniği kimya, biyoloji, malzeme bilimi, elektronik gibi birçok alanın günümüzdeki anlamına kavuşmasını sağlamıştır.

LASER, MASER, yarı iletkenler gibi günümüzün olmazsa olmazlarının icatları, kuantum mekaniği sayesinde mümkün olmuştur. Ayrıca elektron mikroskobu, atomik kuvvet mikroskobu, taramalı tünellemeli mikroskop gibi biyoloji ve nanoteknolojik uygulamaların olmazsa olmazları; PET-Scan(Positron Emmission Topography), MRI(Magnetic Resonance Imaging), Tomografi gibi tıbbi görüntüleme cihazları yine kuantum mekaniğinin bize gösterdiği belli doğa olgularını kullanarak çalışırlar. Yine tıp, telekom nanoteknoloji, elektronik gibi birçok alanda sayısız kullanımı olan fiberler kuantum mekaniğinin doğrudan uygulamasına örnektir. Bu örnekler dışında aslında hepimiz kuantum mekaniğini öyle yada böyle kullanıyoruz. Modern kimya, kuantum fikirleri üzerine inşa edilmiş ve çok karmaşık moleküller bu sayede anlaşılmıştır. Kimya ise giydiğimiz çoraplardan, içtğimiz suya kadar her alanda hayatımızdadır. Ayrıca yarı iletkenlerin yapısal özellikleri yine kuantum mekaniği sayesinde anlaşılmış,cep telefonundan, bilgisayara, televizyondan, saatlere kadar bütün elektronik cihazların icadı için kapılar aralanmıştır....

Biyoteknoloji Uygulamaları [değiştir]

2004 yılında araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini göstermelerini sağlayacak bir görüntüleme tekniği geliştirdiler. [1]


"Kuantum Nokta"ları denilen nanometre boyunda dizayn edilmiş, boyutları çok küçük olduğu için ışıkla etkileştiklerinde değişik renklerle yanıt veren bu molekül toplulukları, kanserli fare hücrelerini görüntülemekte kullanıldı. Boyutuna bağlı olarak farklı renk ışık yayan bu kuantum noktalar, prostat kanserli hücrelerde bulunan bir proteine tutunan 'antibody' ler ile kaplandı.

Bu kuantum noktalar, dışarıdan ışık tutulmasıyla, canlı hayvan içinde kanserli hücre görüntülenmesinde ilk kez kullanılabildiler. Bazı sorunları olmakla birlikte teknik gelecek için umut vaadetmektedir.

Kuantum Mekaniği Felsefesi [değiştir]

Yazının önceki bölümlerinde kuantum mekaniğinin bugüne kadar girdiği birçok sınavdan başarıyla çıktığını söyledik. Peki, nasıl olurda bu denli başarılı bir teorinin kritik bir felsefesinden söz edilebilir? Dahası teorinin önemli felsefi sorunlar yarattığını ileri sürebiliriz?

Kuantum mekaniği çok sağlam matematik temelleri üzerine kurulmuştur. Sistemlerin doğası bu matematikle modellenir. Ancak başlı başına bu modelleme kuantum mekaniğinin temel kavramlarının çözümlenmesinde yetersizdir. Örnek verecek olursak, Ψ(x,t) bir dalga fonksiyonudur. Bu dalga fonksiyonunun mutlak karesinin ise olasılık genliği olduğu ise bir yorumdur. Eğer bu yorumu araştırır ve genel bir çerçeveye oturtmak istersek, o zaman, kuantum mekaniği felsefesi yapmış oluruz.

Kuantum Mekaniği Tamamlanmış Bir Teorimidir? Kuantum mekaniğinin temelleri; 1927 yılından, yani Heisenberg belirsizlik ilkesinin formule edildiği yıldan bu zamana dek hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Kuantum mekaniğinin uzantısı olarak ortaya çıkan teorilerde ortaya çıkan kavramlarda bildiğimiz kadarıyla bu temel ilkelerde değişiklik yapılmasını gerektirmezler. Kuantum mekaniği doğduğu andan itibaren temel ilkelerin anlaşılması bakımından büyük tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalardan biride halen daha önemini yititmemiş "EPR Paradoksu", A. Einstein, B. Podolsky ve N.Rosen tarafından 1935 yılında ileri sürürlmüş; "Doğanın Kuantum Mekaniksel Tasviri Tamamlanmış Kabul Edilebilir mi?" yayınlanmış makalede dile getirildi. EPR makalesi bir fizik teorisinin tamamlanmış kabul edilebilmesi için iki temel koşulu yerine getirmesi gerektiğini söyler. Bunlar;

  1. Teorinin Doğruluğu
  2. Teorinin Tamamlanmışlığı

EPR makalesine göre teorinin doğru olarak nitlendirilebilmesi için teorinin deney sonuçlarıyla uyumluluğu göz önüne alınmalıdır. Bu bakımdan kuantum mekaniği deneylerle büyük bir uyum gösterdiği için doğru kabul edilir. Teorinin başarısı için gerekli olan diğer koşul olan tamamlanmışlık için ise makalede şu koşul verilmiştir:

"Bir fizik kuramında, her fiziksel gerçekliğe karşılık olan bir öğe bulunmalıdır."

Bu ifade ileriki bölümlerde detaylı olarak ele alınacaktır. Makalede fiziksel gerçeklik şu şekilde tanımlanmıştır:

"Bir fiziksel niceliğin değerini, dinamik sistemi herhangi bir biçimde bozmaksızın kesinlikle tahmin edebiliyorsak, o zaman, fiziksel gerçekliğin, bu fiziksel niceliğe karşılık olan bir öğesi vardır."

Fiziksel niceliğin kesin bir değerini, dinamik sistemi bozmadan teoride elde edebiliyorsak, o zaman, teoriden hesap ile elde edilen bu kesin değer fiziksel gerçekliğin bir öğesine karşılık gelecektir. Ancak fiziksel gerçekliğin bütün öğelerinin fizik teorisinde karşılıklarının bulunması gerektiğine dair bir koşul ileri sürülmemiştir. Bu nedenle, "EPR'ye göre doğru olan teorinin aynı zamanda tamamlanmış olması gerekmez.

Fiziksel gerçeklik ölçütünün kuantum mekaniği çerçevesinde nasıl kullanıldığı makalede şu örnekle açıkanmıştır. Elimizdeki parçacık Φ(p) fonksiyonu ile gösterilsin. Fonksiyonu;

Φ(p) = ajφj(p)
j

şeklinde gösterelim. Bu parçacığın momentumu ölçülmeden önce şu önerme ileri sürülebilir: Parçacığın momentumunun ölçümden sonra pi değerini alma olasılığı | ai | 2 dir. Ayrıca;

| aj | 2 = 1
j

olduğunu kabul edelim. Eğer alınabilece birden çok momentum değeri mevcutsa | ai | 2 1'e eşit değildir. Bu sebepten ötürü fiziksel gerçeklik ölçütü bu durumda kullanılamaz

31/1/2008

Philladelphia deneyi

Philadelphia Deneyi, 28 Ekim 1943 yılında Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında yaptığı iddia edilen deneydir. İddiaya göre donanmaya ait bir koruma destroyeri olan DE 173 sınıfı 1240 tonluk USS Eldridge birkaç dakika içerisinde 600 km.'den fazla bir uzaklığa gidip tekrar gelmiştir. Deneyin varlığı konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır. Amerikan donanması da böyle bir deneyin kayıtlarda varolmadığını belirtmiştir[1]. Al Bielek hariç deneye katıldığı iddia edilen tüm askerler bunu yalanlamış, hikayenin bir aldatmaca olduğunu söylemişlerdir. Bielek'in hikayesi de daha sonra yalanlanmıştır.[2].

USS Eldridge (DE 173) 1944
USS Eldridge (DE 173) 1944

Gökkuşağı Projesi (Rainbow Project) adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihden bu güne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur.

Konu başlıkları

[gizle]
<****** type=text/**********> //

Deneyin iddia edilen hikâyesi [değiştir]

Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup'dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

Deneyin hazırlık aşaması [değiştir]

Deneyin temelinde Einstein'in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitce, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya'da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.
İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Einstein, Dr.John von Neumann ve Dr.Nikola Tesla'nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.
Birleşik Alan Teorisi'nin deneye uygulanışı ise "çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak" şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki me***** CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.

Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleştirmişti.

Deneyin gerçekleştirilişi [değiştir]

Allende, deneyin 22 Haziran 1943'te sabah 09:00'da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :

"Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiç birinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943'te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Bir kaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk'ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia'da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. "Donma" adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?"

Bu hikayeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philedalphia limanından 640 km. ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikayeye temkinli yaklaştı. Allende'ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende'nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektupdan sonra yazışmamaya karar verdi.

Morris Jessup'un intiharı [değiştir]

1957 ilkbaharında Jessup, Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'ndan bir davet aldı. Büroya ulaştığında kendisine yine kendinin yazdığı (ve çoğunlukla ününü borçlu olduğu) The Case for the UFO isimli kitap gösterildi. Bu kitap bir yıl kadar önce büroya postalanmıştı. Kitabın dikkat çekici yanı ise sayfalarda alınmış olan notlardı. Notlar üç farklı yazıyla yazılmıştı ve binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu. Sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943'te yapılan deneyden söz ediliyordu. Jessup yazılardan birinin Allen'e ait olduğunu fark edip durumu bildirdi. Sonrasında diğer yazıların da aynı kişiye ait olduğu, farklı renk ve özelliklerdeki kalemlerle yazıldığı anlaşıldı.

Bu olaydan sonra Deniz Kuvvetleri Jessup ile yeniden bağlantı kurup Allende'nin mektuplarında belittiği adresin terkedilmiş bir çiftlik evine ait olduğunu, ayrıca, Jessup'un kitabının üzerindeki notlarla ve Allende'nin mektuplarıyla birlikte yeniden düzenlenerek Deniz Kuvvetleri bünyesinde dağıtılacağını bildirdi. Rakam tam olarak bilinmemekle beraber bu şekilde 100 kadar kopyanın Deniz Kuvvetlerinde dağıtıldığı sanılmaktadır. Bu baskıdan üç kopya da Jessup'a gönderilmiştir.

Bu olaydan iki yıl kadar sonra, 20 Nisan 1959'da Morris Jessup, Miami'de Hammock Parkı'nda, kendi aracı içerisinde ölü bulundu. Polis raporlarına göre egzos gazıyla intihar etmişti. Carlos Allende ise bir daha ortaya çıkmadı ve olay bu şekilde kapandı.

Alfred Bielek'in İfadesi [değiştir]

Bugün bilinen, hikayenin çoğunun 1984 yapımı Stewart Rafill'in yönettiği "Philadelphia Experiment" (Philadelphia Deneyi) isimli filmden uyarlandığıdır. 1990'larda Eldridge gemisinin mürettebatından Alfred Bielek deneyin içinde yer aldığını ifade etmiş, bu ifade internet aracılığıyla yayılmıştır. Ancak 2003 yılında Bielek'in hikayesi küçük bir araştırmacı grup tarafından yalanlanmış, deney sırasında geminin yakınında bir yerde olmadığı gösterilmiştir.[3]

Deneyle ilgili ünlü yayınlar [değiştir]

Jessup'dan sonraki dönemlerde de olayla ilgilenenler olmuştur. Bunlardan Vincent Gaddis 1965 yılında yayımladığı Invisible Horizons: True Mysteries of the Sea isimli kitabında deneyden ve Jessup'un kitabının son baskısından bahseder.

1977 yılında ise Charles Berlitz Without a Trace: New Information from the Triangle (İz Bırakmadan) isimli kitabında bu deneye bir bölüm ayırmıştır. (Berlitz, Bermuda Şeytan Üçgeni hakkında yazdığı aynı isimli kitabıyla tanınıyordu ve ikinci kitabınıda yine aynı konuda yazmıştı fakat Philadelphia Deneyi ile Bermuda Şeytan Üçgeni'nin bir ilgisi yoktu).

George E Simpson ve Neal R Burger'in 1978 yılında yayımladıkları Thin Air isimli bilim-kurgu romanlarında da ikili, bir gemide gerçekleştirilmiş esrarengiz bir deneyden bahsederler ki konu edilen deneyin Philadelphia Deneyi olduğu anlaşılmaktadır.

Bu deneyle ilgili en çarpıcı yayın ise 1979 yılında çıkarılan ve yine Charles Berlitzin William L Moore ile ortaklaşa yaptığı çalışma The Philadelphia Experiment: Project Invisibilitydir. Günümüzde bu deneyle ilgile olarak iddia edilenlerin tamamına yakını bu kitapda yazanlardan ibarettir. İkilinin bu kitabı Thin Air romanından alıntı yaparak yazdıkları iddia edilmiş olsa da kitap bir roman olarak değil gerçeği anlattığı savıyla yayımlanmıştır. Hatta kitapta Moore ve deneye katıldığı iddia edilen bir bilim adamı arasında geçmiş bir röportaj da bulunmaktadır.

Bu deney 1984 ve 1993 yıllarında beyaz perdeye uyarlanmıştır. Filmin gösteriminden sonra deneye şahit olduğunu iddia eden Alfred Bielek adında bir adam ortaya çıkmıştır. Bielek, 13 Ocak 1990'da Dallas'da yaptığı bir konuşma ile gündeme gelmiş[4], konuyla ilgili 50'den fazla radyo programına konuk olmuş, 40'tan fazla konferansa konuşmacı olarak katılmıştır. Ancak 2003 yılında Bielek'in bu konuyla bağlantısı olmadığı ortaya çıkmıştır.[5]

Hikayedeki tutarsızlıklar [değiştir]

USS Eldridge gemisi 27 Ağustos 1943'e kadar hizmete girmedi, Eylül ayına kadar da New York limanından ayrılmadı. Ekimde gemi Bahamalar'a doğru ilk deneme seferine çıkmıştı. Eldridge gemisinde görev yapanların da üyesi olduğu bir savaş gazileri birliği, Nisan 1999'da yayımladığı bildiride geminin asla Philadelphia limanına uğramadığını belirtmişlerdir.[6]

Alternatif açıklamalar [değiştir]

Araştırmacı Jacques Vallee, USS Eldridge yanında demirli bulunan USS Engstrom gemisinde amacı gemileri manyetik algılayıcılı mayınlara karşı görünmez yapmak olan ve benzer şekilde elektromıknatıslarla yapılan bir deneyi tanımlamıştır. Gemi elektromıknatıslarla degauss edilerek manyetik görünmezliğe ulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak bu deneyin internette gezen hikayeyle hiç bir alakası olmadığını söylemektedir.

İlgili konular [değiştir]

Dış bağlantılar [değiştir]

Kaynaklar [değiştir]

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı